En Büyük Asker Bizim Asker!!!! (1)

Yer: İstanbul - Pendik
Tarih: 01 Kasım 2014
Konu: Son Saçmalık

                      


Chapter 1: Son Saçmalık




 Sahilde koşturup duran ufaklık, çevredeki herkesin bakışlarını üzerinde toplamıştı. Düşmesine çok az bir zaman kala, tüm insanları böylesine geren bu durum, ufaklığın annesini zerre kadar rahatsız etmiyordu. "Berkeeee, yavaş tatlım!" (Tatlım. Bu hitap, postmodern ailelerin çocuklarına sıklıkla kullandığı bir kelime.) Berke, bu uyarıya kulak asmayarak, koşmaya devam etti, ve beklenen an geldi. Berke, iyi başladığı maratonun sonunu kötü bitirmişti: Kaldırıma takıldı, ve yüzüstü yere düştü. Çevredeki gerilim, bir anda rahatlığa bırakıverdi. Annesi, önümden hızlıca koşar adım giderek, Berke'yi kaldırdı. Berke'nin yüzü buruşsa da, ağlamadı. O an, Berke'nin yaklaşık 20 sene sonra bu koşma eyleminden tiksineceği günleri hayal ettim. Çünkü benim de "koşma" zamanım gelmişti; askere teslim olacaktım.
                       
                       Sorunlu ve sıkıntılı geçen bir üniversite hayatı, (okulu uzatmak) sizi hayata biraz geç atsa da, arkanıza baktığınızda pişmanlık duymazsınız. Bu, her zaman böyle olagelmiştir. Lakin, toplum, bu gençlik(!) sanrılarını bitirip, artık yavaş yavaş "askerliği yap, bi dişi bul, çoğal, akşamları Acun Ilıcalı izle" düzenine geçmemi istiyordu. Herkes gibi zorunlu olan, ve "aradan çıkması" gereken bu (belki de son) saçmalıkla yüzleşmek için kendimi hazır hissetmiş, askerlik şubesine giderek tecilimi bozdurmuştum. Artık, hazır olsa da, olmasa da, gidip teslim olmam gerekiyordu; tüm ailem, ve akrabalarımda oluşan Vietnam sendromu, tavan noktasındaydı. Kendimi askerlik psikolojisine biraz fazla kaptırdığımdan olsa gerek, acemilik yerimi pek de kafama takmıyordum. Ama içimi kaplayan o bilinmezlik hissi ve tedirginlik, az da olsa rahatsız ediyordu. Tüm bu heyecanlı bekleyiş, akşamüstü uyanıp telefonumdan acemilik yerime bakmamla sona erdi: Evde sevinçli bir ses tonu hakimdi: Acemiliğimi İstanbul / Maltepe'de yapacaktım. En başta babam ve annem, dayımların İstanbul / Pendik'te ikamet ediyor olmasından ötürü oldukça sevinmişlerdi (oh demişlerdi). Beni sevindiren, ve şaşırtan şeyse, kütük yerimin Sakarya olup da, nasıl İstanbul'a düştüğümdü. Telefonlar edildi, akrabalara haber verildi. (Çok yakın akrabalara Güneydoğu Bölgesi yalanı atılarak bilfiil hepsi "işletildi") Yine burada bahsedilen akrabalar gezildi, elleri öpüldü (harçlık alındı). Artık, birliğime dayımların evinden gidecektim. Berke'nin düşüşünden sonra, gitmeden son bir kez sarhoş olabilmek için, yakındaki bir bardaydım artık. Elf Kızı'na (Elf Kızı'nın kim olduğunu biliyorsunuz.) duygularımı anlatmak için telefona sarıldım. (Alkolün etkisi, ve askere gidecek er kişinin kendini yavru köpek masumluğuna büründürüp, esas kızı etkileme çabaları) Elf Kızı, her zamanki gibi yine atarlı(!) ve giderliydi (ama hala çok şapşal ve sevimliydi) sonradan sohbetin Kadir İnanır - Hülya Koçyiğit tadı vermeye başladığını farkettim: Onu çok sevdiğimi söylemiştim. BÜYÜK HARFLERLE. Sinirini tepesine çıkarmıştım yine. (önemsediklerime böyle davranırım) Kendisi, kızdığı zamanlarda beni" Facebook'tan engeller". Bunu onunla tanıştığımızdan beri 3-4 ayda bir (bu, benim onu özlediğim zamanlara denk geliyor.) yapar. Ama bu sefer yapmamıştı. Ama iyi de değildik. Sarhoş kafayla çıktım, ve dayımların evine yaklaşık 00:45 dolaylarında vardım. Herşey harikaydı: Midemi bozmuştum. Bunun sonucu olarak, ertesi sabaha oldukça kötü bir şekilde uyanmıştım. Herkes bendeki bu mide ağrısının psikolojik (ben hariç herkes hemfikirdi) olduğuna kanaat getirmişti. Lakin böyle değildi. O bu şekil içerdi, ben bu şekil içerdim, kimse kimseye karışamazdı, neyse. Saat ilerliyordu; vakit gelmişti: Artık veda etmem gerekiyordu. Tüm ailem, ve akrabalarımla vedalaşırken, annemin kendini ağlamak için zorladığına şahit oldum o an. (böyle tuhaf huyları vardır) Ama giderken arkamdaki insanların yüzünün gülüyor olması (acaba beni motive amaçlı mıydı? kesinlikle.) benim için yeterliydi. Artık Küçükyalı yoluna çıkmıştık. Babam ve dayım, bu önemli günde beni birliğime teslim edeceklerdi. E-5 yolu üzerinde, sağ tarafa doğru çıkan bir bayırın önüne gelmiştik. Tabeladaki eşşek kadar yazılarla yazan birlik adını görünce, kendimi rahatlatmaya çalıştım. Bayırı çıktıkça karşıdan harika bir Adalar manzarası görünüyordu. Yolun üzerindeki küçük bir tezgah, arabadaki herkesin dikkatini çekti bir an. Göbekli bi abi, atılarak arabayı durdurdu. Bilindik cam silicilerinden ya da selpak satıcılarından değildi bu abi; hatta belki de bu işle uğraşmıyordu bile. Eğilerek, "kardeşim askersin galiba, bak telefon kartıdır, içerde zor bulursun, blablabla" tarzında ve ısrarcı bir ses tonuyla konuşmaya başladı. O anki psikolojimle, çabasını takdir ederek ondan bir telefon kartı aldım, ve cebime attım. Havaların henüz soğumamış olması, moralimi birazcık düzeltmişti ki, tepedeki mezarlığı (Küçükyalı Mezarlığı) gördüğümde, "Aman ne güzel" deyiverdim. Beni duymadılar. 

                       Nizamiye kapısının önünde, dayım arabayı durdurdu, ve aşağı indik. Benim gibi teslim olacak olan tüm askerler de ordaydı; kimisi ailesiyle, kimisi de tek gelmişti. Bazısı fazla rahattı, önemli kısmı da oldukça (hem de oldukça) huzursuz ve tedirgindi. Babamla dayım oradaki bir binbaşı (evet, binbaşı) ile koyu bir sohbete başlayıp, beni tanıttılar. Bense uzaktan, etrafı gözlemlemeye çalışıyordum. Neyin nerede olduğunu bilmek önemlidir. Hatta çoğu kişinin "işe yaramayacağını" düşündüğü ufak ayrıntılar, küçük bilgileri bile öğrenmeye çalışıyordum. (Bu tür ufak şeyler, hiç beklemediğiniz bir anda kıçınızı kurtarabilir) Tüm bu olan bitenin arasında, kapıdan gelen "ÖZGÜRLÜÜÜAAAK!!!!" böğürtüsüne bir anda herkes dönüp bakmaya başladı. Terhis olan bir askerdi bu; tamı tamına bir yıl öncesinden gelip, askerliğini bitirmişti sonunda. Babam "itoğlu ite bak, terbiyesiz herif!!" diye söylenerek, binbaşıyla konuşmaya devam etti, benim aklımdan ise (gayet cahilce, biliyorum) "acaba biz de böyle olur muyuz ki lan?!" düşüncesi geçti. O an için tezkere alan bu asker için sevinmiştim. Sohbet bitti, ve içeri geçtik. İçeride despot suratlı bir asker, üzerimi aramaya başladı. Tüm kontroller yapıldı (telefon, usb ve yasak malzemeler arandı) ve birliğe geçerken arka fonda duygusal bir Nickelback şarkısı çalmaya başladı. (Nickelback, evet) Birden kamera üstten görüntü almaya başladı, ve babamla dayıma bakarken görüntü, slow motion'a geçiş yaptı. Babam, ve dayıma sarıldım, "birbirinize iyi bakın" deyip, yeni askerleri almaya gelen arabanın olduğu bölüme yürümeye başladım. (Yürürken müzik çalmaya devam ediyordu) Oradaki usta askerlerden birisinin "hadi la, geçin geliyi, gecikmen!!" diye seslenmesiyle, şarkı kesildi. Başlamıştı, ve geri dönüşü yoktu artık.
                      Topluca arabalara bindirilmiş, açık bir spor alanına getirilmiştik. Yanda bizden bir, ya da iki gün önce katılıp, asker elbiselerini giymiş olan askerleri izledik. Yanındakiyle tanışmak zorunluymuş gibi, herkes birbirine ismini- memleketini soruyor, vıcık bir samimiyet dönüyordu ortalıkta. Bizden önce katılmış olan bu askerlerin yanaşık düzen eğitimini izledik baya bi. Yürüyüşte adımını yanlış atan bir askere bağıran rütbelinin sesi, tüm bu sersemlemiş kalabalığı bir anda kendine getirdi: Evet, acaba askerde dayak var mıydı? Hepsi yeterince zorlanmış bilinçaltlarında kendilerine bu sorunun yanıtını vermeye çalışıyorlardı. Bağıran rütbeli, bir astsubaydı: Göbekliydi, saçları görece seyrekti, muhtemelen evli ve neredeyse benimle yaşıt çocukları vardı. Kıdemli Başçavuş rütbesindeydi; çevresindeki çavuşlar korkarak yanına geliyorlardı. "Yeni gelenler kayda geçsin!!" diye bağırdı, ve çavuşların nezaretinde kayıt kabul odasına geçtik. Burası, eski tip bir derslikti (muhtemelen bina da eskiden üniversite binasıydı, ve Maltepe'nin en güzel ormanlık bölgesine sahipti) İnanılmaz bir kalabalık vardı. Beş dakikada ense tokat olanlar, gözleri dolanlar, kafayı sıyıranlar, ve çakallık peşinde koşanlar. Herkes burdaydı. Hatta üç-dört gün önceden gelip, hala kayıt için bekleyenler bile vardı. Boş olan sandalyelerden birinde oturup, kayıt için beklerken çavuşlardan biri odaya gelerek ismimi haykırdı. İsmim, benden önce birliğime gitmişti. Sebebi ise, emekli bir generalin çok yakın bir aile dostumuz olmasıydı. (Askerde ne kadar "yok ı-ıh" dense de, deliler gibi torpil olayı dönmektedir, günümüzde ise yer yer [birliğe göre de değişebilir] hayvani boyutlara bile ulaşabilir.) KAyıt için bekleyen yüzlerce gencin arasından bir anda sıyrılıvermiştim. Kayıt yapıldı, ve üzerime biraz bol gelen asker elbisem, ve diğer ıvır zıvırlar verildi. Akşam içtimasına hazır olmamız gerektiği söylendi, yataklarımız gösterildi. Saate bakmamızla, akşam içtimasına beş dakika kaldığını öğrendik, ve hızlıca giyinmeye başladık. (benim giyinişim Amerikan filmlerinde işe geç kalan genç-romantik genç giyinişi gibiydi, botu giyerken düşmüştüm ehi ehi ehi) Sonuç olarak, ilk içtimaya gecikmiştim. Benim dahil olduğum takımın piç onbaşısının (annesine küfür etmiyorum) beni rütbeli bir astsubaya ispitlemesi sonucu, ilk paparamı yedim. Hoşgelmiştim. 21 gün boyunca buradaydım artık.

Yorumlar

Popüler Yayınlar