En Büyük Asker Bizim Asker!!!!(2)

Tarih: 7 Kasım 2014
Yer: İstanbul - Maltepe Küçükyalı - Kenan Evren Kışlası
Saat: 23:06



                       CHAPTER 2: 

           Ranzadaki Büyük Düşünceler
                       


                   "Bizim Konya, süper yerdir, öyle diğer yerler gibi değildir. Bak bi gel, milletin İstanbul-İzmir demesine bakma, o şehirlerden hiçbir farkı yok. Hele kızları, oooo." Bu sözler, yan ranzada yatmakta olan, çenesi düşük çocuktan geliyordu. Herkes yatmıştı; ama tedirginlik, bu koğuştakileri uyutmuyordu; askerliğin ilk gecesiydi.
                      Askerliğin ilk gecesi hakkında çok şeyler anlatılır: Tedirginlik, belirsizlik, bazılarında korku. Ağlayanlar, kendi kendine konuşanlar vs. Henüz yeni başlanmış ve bir yıl (12 ay=365gün) devam edecek farklı bir yaşam. Ben dahil, çoğunluğun kafasında "benim burda ne işim var?" sorusu hakim. En kötüsü de, sen buralarda yokken tanışmış, kaynaşmış, buradaki gündelik hayata çoktan alışmış, ve en pisi "gruplaşmış" koca bir insan topluluğu içerisinde "kendine yer bulmak" endişesi. Evet, en çok da bu sanırım. "Yeni gelen" olmak, "sonradan gelen" olmak, her zaman kötü bir durumdur. Ne kadar belli edilmese de, tek suçu "yeni gelmek-sonradan gelmek" olan bu kişilere pek de iyi gözle bakılmaz. Sadece askerde değil, her yerde. Ömrüm boyunca bu "yeni gelen" durumunu yaşayıp, bir populasyona, bir şehre ya da o şehrin ruhunu benimseyemediğim için (ve kendimi herhangi bir yere ait hissedemediğim için) şahsım adına, durum farksızdı. Hep "yeni gelen"dim, hala da öyleydim.
                      Ranzada doğrularak sırtüstü yattım ve önümdeki bir yıl boyunca neler yaşayabileceğimi düşündüm. Gözlerim tavandaydı; olabilecekler hakkında en ufak bir malumatım bile yoktu. Yarı uykulu-yarı uyanık geçen o gecenin sabahında, altımda yatan çocuğun kalkmasıyla ben de uyandım. (Muhtemelen sabah uyandırmaya gelecek olan kıdemli askerle ilk günden kavga etmemek için uyanmıştı.) Traş olundu, üzerimde emanet duran kamuflaj giyildi ve henüz güneş çıkmamışken bölük önünde içtimaya girmiştik. Herkes, birbirini tanımak için yoğun çaba sarfediyordu.
                      Askeri eğitim ve yanaşık düzen eğitimi almaya başlamıştık. Herkes, başımızdaki rütbeliye (astsubay kıdemli çavuştu, Adana'lıydı, muhtemelen de uzman erbaşlıktan geçiş yapmıştı) bir şeylerin ispatı konusunda ısrarcıydı. Yürüme, sıra düzeni vb şeyler öğretiliyordu. Daha sonra, Berk'in (şimdilik) de çok zevk aldığı koşma, yatma, kalkma ve herkesin tırstığı şınav ve sürünme safhalarına geçilecekti. Eğitim aralarında verilen istirahat zamanlarında yapılan şey, çay-kahve-sigara üçgeni çerçevesinde sivilde ne kadar harika bir yaşam (!) sürüldüğünü anlatmaktı. Askerde, görebileceğiniz en harika, en süper insanları görürsünüz. Buradaki insanların ağzından başarısızlık veya olumsuzluk içeren en küçük bir kelime bile duyamazsınız. En pahalı yerlerde yenilip, içilmiş, en taş hatunlar "götürülmüş", kimsenin başaramadıkları, başarılmıştır. Haricinde cıvık ve gereksiz bir samimiyet, onun dışında da bölük içinde çıkıntılık yapan sivri tipler hakkında dedikodu dönüyordu. Geceleriyse erkenden uyku. (sabahın kör şafağında vatanı kurtarmak için uyanıyoruz) Ve gün içerisinde bitmek tükenmek bilmeyen içtimalar. (en kısası 1.5 saat sürüyordu) Ortalama olarak, bir askerin acemiliği de bu aslında. Çömez olduğunuz için, kimsenin sizden bir beklentisi veya buna dair bir zorlaması-yaptırımı olmuyor. Birbirinin aynısı 21 gün hakkında yazabileceğim şey, sonbahar yağmurları ile birlikte gelen Shawshank Redemption hissiyatıydı. Herkesin içinde bir Andy Dufresne vardır...


CHAPTER - 3: BACK IN TIME
                              

                                Yemin törenine bir hafta kala, kaydımı alan (tanıdık olan) çavuş, içtimadayken elinde bir liste ile çıkagelip, "yabancı dili olanlar el kaldırsın!" diye bağırdı. O an, bunu neden yaptığımı, nasıl bir güdüyle yaptığımı katiyen bilmiyorum. İnsanların, boşluk anları vardır, bir tür trans hali gibidir bu boşluk anları. Ve ilginçtir ki, insan, bu "trans hali" esnasında, kendisi için en doğru kararları verir. (Einstein'ın bununla ilgili bi söylemi vardı) Ama en arka sırada olmama rağmen çavuşun beni tanıyıp, yanına çağırması ile, koskoca taburda götüne güvenen 12 kişiden biriydim artık. Karargahta yabancı dil sınavına alınacaktık. Diğer 11 kişinin bildiği diller gerçekten etkileyiciydi: İtalyanca (artist), Almanca (gurbetçi), Fransızca (gurbetçi), Rusça (güneyin asi apaçisi), ve Japonca (bu da CEO falandı herhalde). İngilizce, dilden bile sayılmıyordu ne hikmetse. Kraliçe Elizabeth vaziyetimizi görse, Yorkshire kırsalına yerleşip, tahtı bırakır, sarayı da kapatır, giderdi herhalde. Karargaha gidilirken, Japonca, ekibi kaybetti ve sınava giremedi. Bence hala oralarda takılıyor olabilir. Döndüğümde de çocuğu görememiştim çünkü. Tam bu esnada, gruptan birinin "Have you speak English" demesiyle vaveyla kopuyor ve adama linç girişimi başlıyor. "Öyle bir şey var mı kine hewal, du yu olacag, du yu ahuahauahu." sesleri, olayın ciddiyeti anlaşılınca yerini sessizliğe bırakıveriyor: Çünkü Tanıdık Çavuş,bu cevval gençleri, bildikleri dil üzerine (!) ağır bir gramer sınavına tabii tutulacakları konusunda uyarıyor. Bir anda, bu universal grup, Kraliçe'nin sadık askerleri oluveriyor. Evet, doğru bildiniz, hepsi İngilizce'den sınava girdi. Bense, yine sinsi gibi sessizliğimi korumaya devam ediyordum...
                             Sınava girildi, sonuçlar açıklandı. (50 sorudan 20 tanesini doğru yapmak, başarılı olmaya yetiyordu) Tanıdık Çavuş, 19 doğru yapan adamların kağıdını düzeltip, 20 doğruya tamamladığını bana gizlice itiraf etti ve pis pis güldük. Öhm. Sonuçlara göre, 45 doğru yanıtla, hayvani bir başarı ile en yüksek notu almıştım. Çavuşa bu sınavın dağıtım yerine etkisinin olup, olmayacağını sorduğumda, "bir ihtimal GNK.may'a atanırsın" cevabını alıyorum. Tüm taburda, dağıtım yerlerinin endişesi var.
                             Yat içtimasından sonra dağıtım yerleri de açıklanıyor ve ANITKABİR'e düştüğümü öğreniyorum. Evdekilere ise "Güneydoğu çıktı böhühü" yalanıyla ufak bir şok yaşatıyorum. Saygı nöbetçileri hakkındaki şehir efsaneleri (kaskatı bir biçimde hareketsiz durabilmeleri için boyunlarından ve topuklarından iğne yapıldığına dair efsaneler) kulağıma çalınıyor ve inceden bir tırsma geliyor bünyeme. Ama doğu bölgesi de çıkmadığı için de seviniyorum.
                             Doğru zamanda, doğru şeyi yapmak, kaderin gidişatına direkt olarak etki eder. Acaba o sınava girmeseydim, neler olacaktı? "Paralel evren" olayına duyduğum takıntım, yine kaşıntı yapmıştı. Ama önüme bakmam gerekiyordu, buna vaktim yoktu...

                             Nihayet beklenen gün gelmişti, yemin törenine çıkacaktık. Herkes çok heyecanlıydı. (Aileyi görmek şöyle dursun, dışarı çıkacak olmanın heyecanıydı bu) Ailesini çağırmayan andavallar, 21 gün boyunca bir ilkokul çocuğunun dahi becerebileceği yanaşık düzen eğitimi ve yürüyüşünü yapamadığı için rütbeliler tarafından törene çıkarılmayanlar da mevcuttu. Ailem de beni bu günde yalnız bırakmamıştı; benimle gurur duyuyor olmalıydılar. Bando, ritüeller ve bir tümgeneralin konuşması, arkasından da tören yürüyüşü ve masaya elini koyarak yapılan (burada böğürerek söylememiz istenmişti) yemin töreni icra edildi. Törenin bitip, herkesin ailesine koşması, benim de bizimkileri bulamayıp (kapıda yoğunluk olduğu için hemen oraya gitmişlerdi) piç gibi ortada kalmam haricinde herşey iyiydi. bindik ve evin yolunu tuttuk. Adalar manzaralı bir kışlada acemilik yaparsanız, hayvan gibi soğuk kaparsınız. Öyle de oldu. Ağır şekilde akut bronşit kapmıştım, (çocukluğumda dahi böyle ağır hastalanmamıştım)  döşek yatıyordum. Kıçıma on tane iğne yiyerek ancak ayağa kalkabildim. Elf Kızı'yla yine konuşmaya çalışıyordum, o da her an kafama bişey indirecekmiş gibi bir tavırla cevap veriyordu (ya da vermiyordu). Hafif olan tırsma duygusu, daha da soğuk olan Ankara'ya gidişim öncesinde bildiğin korkuya dönüşmüştü. 

Yorumlar

Popüler Yayınlar