Siz Aynılar Hepiniz İnsansınız

Yer: Ebesinin Körü
Tarih: 17.05.2018
Konu: #nealakasıvarşimdibununbunlarla

Şindi bu yazı kimler için? Çoğunlukla aşk nedir bilmeyen, aşık olunca götü başı dağıtan insanlar için. Maalesef çoğunlukla biz erkekler için. Ama bunu kadınlar okursa, bizi anlamak için, belki de bize zulmetmemek için faydalanabilirler (çok aşırı hayalcilikler felan)

Evet bu yazıyı uzun uzun sündürerek yazacağım yine her zaman olduğu gibi. Çünkü, kısa başlıklar ve özetle ne kadar güzel anlatılırsa anlatılsın, bazı şeylerin uzuuuun metinlerle anlatılabilme gibi bir durumu vardır. Oldukça uzun bir süre bu tür yazılarla vakit geçirince kısmen anlama şansımız artıyor aslında. Bir musibet, bin nasihattan yeğdir sonuçta. Yine dolayısıyla bir musibeti devirebilmek için bin kez bunun üstünde düşünmek belki fayda sağlayabilir. Neyse, ne olursa olsun eksik anlatmış olacağım zaten.

Yeş, hadi başlayalım. Önce şu frekansı bi açın bi rahatlayın, çayı-kahveyi koyun, sigarayı da yakın, ohhhh http://bigrgrunge.radio.net

Eğer ola ki bu bloga girip yazdıklarımı okuduysanız, pek tabii bu yazı da nispeten bir devam yazısı niteliği gibi. (Evrenler yaratıp, olayları birbirine bağlama ya da ucundan da olsa ilişkilendirme isteği)

Daha önce Mehmet Coşkundeniz gibi aşkın tanımına pek girmemiştim. (Ki zaten oldukça iddialı bir tanım olur. Aşkın tanımı çok şaibelidir, hem burada karalayacak bişeyler olsun di mi, ehe) Daha fazla zaman geçirdikçe aslında genel kesimin kafasında oluşan yine genel mi genel bir tanımın da gerekli olduğuna karar verdim. Ama tanımı en sona bırakıyorum sevgili gönül dos... pardon, aşk böcekleri.

Geçende bir yerlerde akıl ile ilgili şöyle bir tanım okudum: "Sabit hedeflere, değişken araçlarla varabilme yeteneğidir" diyordu. Bunu aşklı, meşkliye uyarlarsak nasıl olur filan diye düşünürken aklıma başka bir mevzu geldi.

Şimdi lütfen sıkı tutunalım. Söyleyeceğim lafı ilk okuyuşta anlayabilen yok. Ağır gerizekalıysanız 5. de filan anlayabilirsiniz. Eckhart Tolle kişisinin uzun bir pasajı var: "Romantik aşk ilişkisinin böylesine yoğun ve evrensel olarak peşinden koşulan bir deneyim olmasının sebebi, böyle bir deneyimin, insanın, aydınlanmamış ve tatmin edilmemiş haldeki durumunun bir parçası olan, derin korku, eksiklik, ihtiyaç duyma ve tamamlanmamışlık halinden kurtulmasını vaad eder görünmesidir."

Anlamadıysanız tekrar okuyun. Olmazsa bir daha. Sonra yine.

Bir daha okudunuz mu bari? Eh, biraz oturmuştur iyi-kötü.

Arkadaş diyor ki, biz insan canlısı olarak, aydınlanmamış ve henüz tatmin edilmemiş bir haldeyiz. Sürekli "olmayı", hayatın anlamını arıyoruz. Bunları ararken ise, derin korku yaşıyoruz. Eksiklik duygusuyla cebelleşiyoruz (bkz.alfred adler). Tamamlanamadığımızı o diğer şahsın bizim hayatla ilgili tüm acılarımızı dindireceğine inanıyoruz. Çünkü o ilk ılıklık hissi vücuda yayıldığında, "oooo şahane" diyoruz ve hoşumuza gidiyor bu his. "Ahah, evet lan" diyoruz. Galiba o saçmalıkların bittiği an bu an diyoruz. Süper geyik ve ilginç anılarımızı paylaşma isteğimiz bundan galiba. Sadece sevdiceğinizle olanları paylaşmaktan bahsetmiyorum. Sosyal medya hesapları da bunları inanılmaz destekliyor. Fayda hissi yarattığı için hastası oluyoruz.

Uzun bir süredir Twitter ve Pinterest hariç, sosyal medyayla aram yok. Oysa ki bilgisayardan iyi-kötü anlayan bir adam olmama rağmen. Gmail'in davetiye ile alınabildiği yılları falan iyi bilirim. Ama gelinen noktaya bakılacak olursa, görgüsüzlük ve vizyonuzluk almış, yürümüş. Demek ki neymiş? Bilgisayar, internet, sosyal medya vb şeyler en sinsi duygularımıza hitap ediyor ve bizi hayattan afyon etkisiyle uzaklaştırıp mallaştırıyormuş. Bağımlılık yapan her şeye iyi bakın. Mutlaka bir şeyinize iyi geliyordur. Sizi gündelik sıkıntılarınızdan uzak tutuyordur. Kaçıyor musun? Ya kaçtığın şey ne? Herkes bunu arıyor. Şu an yazıda da bunu arıyoruz. Kaçtığımız şeyi. Ya da şeyleri...

Faydaları var mı? İllaki var, ama sosyal medyanın zararı, faydasından çok. Ben sonunda defalarca deneyip açıp kapattığım sosyal medya hesaplarımdan şaşılır bir şekilde 2 aydır uzağım. Normalde hayvan derecede bayıldığım okuma işini daha da arttırdım. Ama mevzu bu da değil. Sabretsene eşşek...

Sosyal medya ile aşk hissinin benzerliği üzerine düşününce hayvan gibi örtüştüğünü gördüm defalarca. Zaten bana hangi iki konuyu versen ben onu da örtüştürürüm gerçi. Alakalı-alakasız şeyleri, başka alakalı-alakasız şeylerle açıklamaya alışkınım. Ama uzatmaya hiç gerek yok. Bence son derece açık. İkisi de bazı eksiklikleri kapatıyor.

Ben diyorum ki, aşkı(!), ya da sosyal medyayı, ya da zoppiği, faydalı haliyle kullanabiliyor olmak varken, olabilecek en abuk şekillerinden nasıl ayıklanmış şekilde kullanabiliriz onu anlatıyorum.

Saldıray, Şeyime'yi seviyor. Şeyime, önce seviyor. Sonra bakıyor ki Saldıray'ı istemiyor. Saldıray kafayı yiyor. Duvardan pompalıyı alıp, "ya benimsin ya kara toprağın uleyn" diyor. Bunu sadece Saldıray demiyor. Herkes diyor. Sevilen kişi bize istediğimiz şekilde davranmayınca çok kötü, pis, bok, kaka ve eh şeyler düşünüyoruz. Temel bir içgüdü bu aslında; bir çeşit varoluşun tehlikeye girmesi gibi bişey. İçgüdüsel olarak bizim varlığımıza ters gelen bir durum veya kişinin yok olmasını düşlüyoruz hızlıca. Dediğim gibi pis bi fikir ama aklımıza geliyor. Şanslı olan ya da üzerine eğilebilen kişi bunu yenebiliyor. Bazen uzun sürse de acı çekse de şanslı. Yenebiliyor sonuçta. Üçüncü sayfa haberlerinin giriş ve gelişme kısımlarını okudunuz.

Sonra Saldıray, Instagram, Facebook ve Whatsapp'a giriyor. Sonra çok seviyor. Hep orda. İşi yavaşlıyor. Zamanını orada heba ediyor. Çöp oluyor zamanı. İlk başta çok kıyakken şimdi acı çeker hale gelip ego tatmin savaşlarında Pasifik cephesinde yüzbaşı oluyor. Sadece Saldıray yüzbaşı olmuyor. Sen de albay oluyorsun orada. Bir başkası ise onbaşı. Bir diğeri korgeneral.

Şimdi burdaki olayda, sevdiceğinin beynini pompalıyla dağıtan Saldıray, çok zararlı. Sosyal medyalı Saldıray ise, daha az zararlı. İlki hayvan saçma bir olay. Saldıray için de büyük, pompalıyla dehşet saçtığı Şeyime için de çok büyük bir olay. İkincideki ise insanlık için küçük, Saldıray için büyük ve kötü bir adım.

Burdan sonra sosyal medya aforizması sıçmayı bırakıyorum. "Ömrüm, hayatımın yarısı, gözümün nuru, aldığım nefesim, aldık kızı gidiyoruz, ayvayı yedik, evin patronu benim, ayağına önce ben bastım, kraliçem, kralım, prensim, paşam" gibi mutlak monarşi ve otorite içeren sıfatları gördükçe ciddili midem bulanıyor.

Çok objektif bakarsan, başlarken bu iki şey de çok güzeldi aslında. Şeyime'den başka kız mı yok? (Klişe olduğum için üzgünüm) Niye yok ediyorsun onu Saldıray? Niye? Tamam sen Şeyime'yi yok ettin. Ben edemedim. Ben her gün senin gibi ya da senin potansiyelini taşıyan dalyaraklar yüzünden bu sıkıntıyı yaşıyorum. Çözüm? Yok? Çünkü sorun zihninde ama hala o tatlış egoşun zarar görmesin diye kabul etmiyorsun.

Şeyime, senin sevgini küçümsedi. Evet, Şeyime bir orospu. Ben de katılıyorum sana o konuda. Xxx (Herkes buraya kalp kırıklığı yaratmış kişinin ismini yazsın. Gidiyorum şimdi elimde bir yürek, bu sonuca nası geldik delice severek) de orospu. Xxx de götün teki. (Erkeğin de orospusu oluyor ve daha tehlikeli) Evet, sana yanlış yaptı. Sevginin büyüklüğünü de anlamadı kaltak-pezevenk. Benimki de anlaşılmamıştı, genelde anlaşılmıyor. Sorunun temel kaynağı değil bu aslında. Asıl problem, sen ve yetiştiriliş tarzın olabilir. Senin hayata bakışın da olabilir. Ruhsal anlamda kendini olduramamış olman daha yüksek ihtimal. Yanlış insanı yüceleştirme Saldıray. Hatta kimseyi yüceleştirme Saldıray. Sorun, seni okullarda nasıl aşık olunmalı derslerinden mahrum bırakmış olmaları Saldıray. (Paragraftaki küfürleri ciddiye alma sevgili okuyan. Orospu, kaltak, götün teki vs tabirleri, bizim içimizdeki nefretin salaklığına vurgu yapmak için yazılmıştır. Evde denemeyin bunu. Herkes kalp kırıklığı oluşturmuş kişinin ismini yazsın dedik ama bu empati yapabilmen içindi.) Sondaki parantez içindeki kısıma hiç gerek olmamalı aslında. Normal şartlarda orospu Şeyime demek, Şeyime'nin orospuluğunu göstermez, bunu hepimiz biliyoruz. Saldıray'ın gözünde Şeyime napsa yaranamayacak. çünkü Şeyime, Saldıray'ı anlamıyor. Yaklaşımı inanılmaz ters olan iki taraf için de geçerli. Belki saçma olduğunu düşünebilirsiniz, lakin küçük detaylarla hayat belirleniyor. Evet, Şeyime orospu değil belki ama yaptığı Saldıray tarafından orospuluk olarak algılanıyor. Bunun da bağzı nedenleri var. Bunlardan birincil olanı, Şeyime, politik olamadığından, süreci iyi yönetemiyor. Bir diğeri, Şeyime, yaptığı neredeyse her hareketi kendi için yapmış. Bazı hareketlerin geleceğe dair söz niteliğinde ya da öyle anlaşıldığını unutmuş. Karşı tarafın hislerine değil kendi hislerine yoğunlaşmış. Biriyle flörtleşip, seviyeye göre cilveleşince, elini tutunca, sevişince o kişiyle sadece o anı güzelleştirmiş olmuyorsunuz. Dolaylı yoldan o kişinin az da olsa gelecek planlarına da sızmış oluyorsunuz. Ama tabii ki de bu durum, Şeyime'nin pek de şeyinde değil. Halbusi* Şeyime bunların köpek gibi de farkında. Bunu bilerek bu şekilde davranması, (üzgünüm Şeyime) bildiğin orospuluk, kaltaklık ve kaypaklık. Saldıray'ı o halde bırakıp gitmek de ayrı bir kaypaklık. Terkedince ya da başkası için "sorun sende deyil bende" diyerek trick yaptığında sosyal sorumlulukları karşı tarafın kucağına attığını sanan bir aldanmış oluyorsun Şeyime. Tamam, Saldıray daha da suçlu. Suçlu değil çok pardon. Sorunlu. Benim gördüğümden daha ağır klinik tedaviye ihtiyacı var Saldıray'ın. Çünkü Saldıray cephesinden, karmaşık bir gelecek kavramı var. Gelecek kavramı illa ki evlilik değil. Bazen biriyle 3-4 aylık bir ilişki yaşayamadığın için bile onu kafaya takarsın. Herkesin var böyle crush'ları, beni yemeyin şindi. Beraber olsak 2 ay sonra terkedeceğimiz elin(!) paçozunu-kekosunu, bize ilk başta "meh" dedi diye kafaya takıp, 2 yıl mal gibi sabahları onu düşünürken buluruz kendimizi. Bahsettiğim bu durum, o kişinin çok fantastik ve müthiş farklı olmasından falan değil. Bizim kesin ve kati şekilde mala bağlamamızdan ve geleceğin tamamen flu ve belirsiz olmasından. Bunlardan da ölmez, yaşarsak bahsedicez.

Tam tersi bir durum oluştuğunda kızlar salya sümük, "Böhühü höyvönsön Börköy" diyor ya, gerçekten hayvansın Berkay. Niye? Çünkü Berkay, Şeyime'nin pantolonuna girebilmek için sinsi gibi Şeyime'ye yalanlar söyledi. Seviştiler. İş çok pis ciddiyete binmeye başladı. Böyle olunca Şeyime'nin gelecek planları oluştu ama Berkay ortalıkta yok. Yavşakça ve hayatı silkelemiş bir tavırla, "hadi be kızım siktir git" dedi. Berkay götün teki, puşt ve yavşak olmuyor mu? Oluyor. Çünkü Berkay'cığımız, bunu karşısındaki kişinin gelecek planlarına kendini sokarak yaptı. İşte sorunumuz. Paragraftan alacağımız ders bu. Öyle gelecek planların olacak ki, elin iti-orospusu kolaylıkla girip çıkamayacak. Çıkan da bizim ağzımıza sıçıp gidemeyecek.

Şimdi kültüre vurgu yapmak istedim biraz. Kültür çok farklı bir şey. Amerikan kültürü, Avrupa kültürü, Ortadoğu, Uzakdoğu felan hepsi bambaşka. 90'lı yıllarda Show Tv'de, "Aldatılanlar" diye harika bir program vardı. Programı bilmeyen ya da hatırlamayan varsa özet geçeyim. Arada bazen denk gelirdim. O yaşta ilginç gelirdi. Eğer sevgilinin, karının-kocanın felan seni aldattığını düşünüyorsan, bunlara haber veriyordun, bunlar da 3-4 gün takip edip gerçeği buluyorlardı. Sonra suçüstü yapıp, yüzleştiriyorlardı felan, fena değildi.

Amerikan versiyonunda adam ya da kadın aldattığı insanla oturup konuşuyordu. Herif boynuzlanmış. Kıza diyordu ki, "beni sevmiyorsan bunu bana söyleyebilirdin felan". Arada salak bir şey daha oluyordu. Karşı taraf da üste çıkıp, "bana güvenmediğini bilmiyordum. bana sorsaydın aldatıyor muyum diye bunu konusabilirdik..." snjdfjnjdkfsdfk olm bu ne lan? Nası bi üste çıkmadır bu? "Tv ye çıkmadan da aralarında halledebilirlermiş." DEHAN SİKTİR LAN. Göt. her neyse, öhm...

Bizim Türk versiyonunda ise zaten kadının aldattığı hiç bir bölüme denk gelmedim. Erkekler muhtemelen bu programa haber vermeden üçüncü sayfaya çıkma eğiliminde oluyorlardı. Ve perde arkasında (bence) kendi işlerini kendileri görüyordu. Aldatılan kadınlar ise, önce kocasının becerdiği kadınla saç baş oluyordu. Çünkü adam don paça vaziyette kaçıyordu önce. Sonra kocasıyla ayaküstü ve anlamsız bir tartışma. Belki de ilerde affediyorlardı, bilemem. Neyse çok uzatmayayım. Sonra yaş ilerledikçe buna benzer olayların gerçeğini gördüğümde (daha sonraları kendim de yaşadığımda) daha bir farklı bakmaya başladım ilişkilere.

Zamanında aşk acısını benim gibi derin yaşayan bir sığır, haliyle bu konuları daha detaylı inceliyor. Hatta ilginç şekilde hayvan güzel-yakışıklı gayet ünlü ve oldukça da zengin insanlar felan, onlardan da aşk acısı çekenler var. Şu an aşk acısı çekenler ile çekmeyenler arasındaki farkı afişe etmek için burdayız.

İLK UNSUR: SAHİPLENMEK
İKİNCİ UNSUR: STATÜ SAHİBİ OLUPİ SEVİYE(?) ATLAMA ARZUSU. (bir ve iki aynı anda olmayabilir)

Biz sahiplenmeye bayılıyoruz. İlle de hemen benim olacak, benim olmalı-olsun istiyoruz. Halbusi kimse kimsenin sahibi değil ki. Olamaz. Ama oldurmaya çalışıyoruz. Şimdi bu Tolle reyizin dediği gibi belki oldurulmuş olmak istediğimizden. Ya da başka sebepten. Bilemedim. Ama bildiğim bişey var ki, benim sahiplenme nedenlerim gerçekten çok saçma(ydı). Bana psikolojik şiddet uygulayan bir durumdu bu. Sahiplendiğim herkes bana bu güne kadar zarar vermiştir. Sadece aşık olduklarım değil, eş dost akraba olarak da geçerli. Hatta ve hatta, hayal, plan, iş felan da dahil bunlara. Sahiplendiğinin kölesi konumuna geliyorsun çünkü bir müddet sonra.

Burda bir ufak ara verip sahiplik-sahiplenme ile ilgili bir abimin anısını anlatacağım. Büyük bir firmanın tepe sayılabilecek bir pozisyonunda çalışmış bu abimiz, samimi olduğum bir müşterim sayılır. Bir gün çok zengin bir yönetim kurulu üyesi ile yemeğe gidecek. Kadın diyor ki, benim araçla gidelim. Abi de ok diyor. İş çıkışı otoparka gidiyorlar ve kadın yeni bir araç almış. Acayip pahalı bir şey. Kendi kullanmayı seviyor. Şoför felan yok. Bir de bakıyorlar ki cillop gibi arabaya kıl olup çizmiş birileri. Bizim abi çocukluğunda çok yokluk görmüş biri olduğu için üzülmüş. "Tüh yaa yazık oldu güzelim arabaya" demiş. Kadın demiş, "boşverin, hiç önemli değil, yenisi alınır."

Arkasından abimiz, "karı zengin oğlum, sikinde olur mu araba, ıvır zıvır, vs" deyiverdi.

Kadın da demiş ki. "sen benim param çok olduğu için diyorum sanıyorsan yanılıyorsun. şu hayatta öğrendiğim tek bir şey varsa, o da mala mülke hiç bir şekilde üzülmeyeceksin" demiş. "O malı mülkü sahiplenmeyeceksin. Eğer o araba çizildi diye üzülüyorsan o arabayı alma. Çünkü o araba senin değildir. Misal sen şimdi Toyota Corolla alabilecek konumdasın diyelim. bir bisiklet aldın. Ve sağı solu cizildi? Üzülür müsün? Üzülmezsin. İşte o bisiklet senindir. Çünkü senin üst limitin daha yükseklerde. Corolla çizilse ona da üzülmezsin belki. Ama Ferrari alırsan üzülürsün cizerlerse. Demek ki senin kapasiten Ferrari değil. Üzüleceksen alma. Çünkü yine tekrarlıyorum, Ferrari sana sahip olacak o konumda, sen Ferrari'ye değil."

Anladınız mı bilmiyorum. Anlatamamış da olabilirim ama temel mantık bu bence.

Birinin seni terkedip gidebilme ihtimali varsa, zaten gider. Giderse ve sen de üzüleceksen, o kişi hiç senin olmamıştır. Olamaz. "Dönerse senindir" geyiğinden bahsetmiyorum. Kötü senaryoya hazır değilsen, götü-başı dağıtırsın. Kötü senaryon, senin maksimumunun bir tık altında olmalı ki, bunu kaldırabilesin. Ne demiş Freud reyiz? "Bir insana vazgecilmez oldugunu hissettirirseniz, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz."

Şeyime seni istemediğinde, skinde olmamalı Saldıray.
Sevdiğin seni istemediğinde, onu arzulamamalısın Şeyime.

Ayrıca, merak etme söylemiş bulunayım. O Şeyime var ya. O da senden ayrılıp, müthiş fantastik ve Disney masallarını kıskandıracak mutlu bir aşk yaşamıyor Saldıray. Senden sonra Tom Hardy veya Alexander Skarsgard ya da bir efendime söyleyeyim, Johnny Depp gibi bir herifle ilişkiye başlamadı yani. O da yüksek ihtimalle sıçızlayacak, hatta bir müddet sonra gerçekten sıçızlayacak.

Sana bir kız anlatacağım sevgili okuyan.

Birincisi öyle inanılmaz güzellikte felan değildi ama cazibesi ve soğukluğuyla kalbimi yerinden oynatmıştı. Elf Kızı diyeyim, siz anlayın. Benim gibi sarışın, renkli gözlü. Aslında ilk başta benim bok yememdi. Çünkü çok güzel olmayıp ortalama güzellikte kızla takılınca,"lan bu kız güzel ama bulmuşken daha güzelini de bulabilirim" hissi oluşuyor. Ciddiyim. Niye oluyor bilmiyorum. Fakat itiraf ediyorum. İçime sinmeyen şeyler vardı. Neydi bunlar?

Kızın birine ihtiyacı var. O sırada ben karşısına çıktım.

Kız dolaylı olarak diyor ki, "ya ben birini seveyim". O sırada ben ordayım. Diyor ki, Crane'i seveyim. Uğraşıyor ama olmuyor. Bugün çarşıda ona benzeyen başka bir kız gördüm ve aklıma da geldi., napıyodur acaba diye. Sonra stalkladım kendisini. Ki o zamanlar iletişim geliştirme konusunda daha da kötüydüm. Ama esas neden bu değildi. Beni ben olduğum için sevmemişti. Tesadüfen o gün o dükkanda telefonu bozulmuştu ve ben ordaydım. Çevresi fazla geniş değildi. Ve bu 20 seçenekten en iyisi ben değildim; elindeki tek seçenek benim gibi geldi bana. Acayip de hoşuma gitti bu mevzu. Neyse, bir şekilde olmadı sonuçta.

İzahı zor ama denersem, sahiplenmeyince kaybetme korkun olmuyor. Çünkü sahiplenmediğin için telaşa kapılıp gerizekalı gibi hareketler yapmıyorsun. Çünkü diğer türlüsü, gerçekten saçma sapan yerlere gidiyor. Tırstıkça, hareket edip karşındakini korkutuyorsun. Aptalca hareketlerde bulunuyorsun ve senin bu hallerin, karşı tarafın gözünde seni oldukça aşağılara çekiyor. İnsan, herşey aynı anda benim olsun istiyor lan, şaka gibi. Hem istemiyosun ama gitmesin felan da istiyorsun, hastalıklı yani.

E o yok, bu yok, ne var lan it? Kimseyi sahiplenmeyecek miyiz? Senin gibi düşünüp, godoş mu olalım? dediğini duyar gibi oluyorum sevgili okuyan, godoş da ebendir.

Yukarda demiştim ya, aşkı, ya da sosyal medyayı, ya da x bir şeyi, esasında faydalı olduğu halini kullanabiliyor olmak varken, salak saçma yanlarını ayıklamak için ne yapmalıyız onu anlatıyorum.

Freud reyize bugün çok iş çıkardık ama yine onun bir lafı var,

"Kadın erkeği yumuşatmalı ama asla zayıflatmamalıdır."

Üçüncü dalga feminizm etkisindeki kadın kitlesi bunu reddetse de, erkeğin kendi dünyası var. Olmalı da. Her erkek, kendi başrolü olmalı. Kadınlara karşı bir nefret duymamak lazım. Keza, kadınların da erkeklere karşı bir nefreti olmamalı. Herkes kendi hayatını yaşarken kesişen hayatlarımızı bilmeliyiz.

Erkek ve kadın ikisi birden de, önce nasıl sevmesi gerektiğini bilmeli. Bilmiyorsa da öğrenmeli. Bunu öğrenmeye değer görmüyorsa da sallamayıp, kendi yoluna gitmeli. Başkasını tamamlamak için sevilmez. Hayatındaki eksikleri tamamlamak için sevilmez. Ya da benim yaşadıklarım bu minvalde oldu.

Aynı durumlar günümüz kadınları için de geçerli. Artık bir erkeğe bağlı olmak zorunda değiller. Hayatındaki herşeyi bir raya oturtunca, ortamında da uygun bir aday varsa birliktelik kovalıyor herkes. Ama olmayınca ıkınanlar taklalar, saltolar atıp, arabesk bir yaşama adım atıyorlar.

O mallaşma haline kapılıp gitmek, tüm bunları bok eden sikko bişey.

Sevin sevmeyin demiyorum. Götüme giren kazıklardan artık tuvaletini tutamayacak duruma gelmiş biri olarak sorunun bende ve ne şekilde olduğunu iyi-kötü ölçüp tarttım. Şu an çoğu şeyin farkındayım. Sevmiyor muyum şu an kimseyi? Evet sevmiyorum. Ama neyin ne olduğunu da idrak ediyor gibiyim.

Savaşmak deyince bir mevzu aklıma geliyor.

Bir arkadaşımı sevgilisi çağırmış. Kız da gitmiş. Daha 15 günlük bir ilişkileri var. Eleman, kızın ellerini tutmuş, gözlerinin içine baka baka, "sorun sende değil bende. sen daha iyilerine layıksın ve biz mutlu olamayız" konuşması yapmış. Kızcağız da başlamış hemen ağlamaya. Buraya kadar herşey normal. Böyle sahneleri tüm dünya her gün izliyor. Bana bunu anlatınca, istemsiz gülmeye başladım. Feci şekilde kızdı haklı olarak. Kızın zoruna gitmiş bir şekilde. Ama ben it gibi gülüyorum. Güldüm çünkü aklıma bir anım geldi. Yine bir kız hakkında. İlgili kızın adı da Verişgül olsun. Verişgül'ün yaptığı bişey aklıma geldi.

Verişgül ile 1 aydır beraberdik (sıçtım dediysem de ilişkilerimin hepsinde de sıçmadım). Gayet de iyiydi; çok da güzel iyi eğleniyorduk. Sonraları köpek zihnimin sorular sorduğu dönem başladı. "Eee? Nereye gidecek bu? Kız hayvan gibi güzel. Ben bu kızı çok zaptedemem. Tadımız kaçmadan bıraksam mı ki?" Ayrılmak. Şimdi iyiyken bırakayım ki, ilerde çok arıza olmasın diyerek, Verişgül'ü karşıma aldım ve konuşmaya başladım. "Sen, ben ayrı dünyaların insanıyız Verişgül. Bizden olmaz. Zamana mı bıraksak ki vs" (Hayatımda bu kadar klişe olduğum bir zaman dilimini de hatırlamam)

Verişgül dedi ki,
-Hayır Crane. Ben ayrılmak istemiyorum.
-....... (!'^%system_malfunction+%&/&%/404badgateaway%%&&%^+%^+)

O andaki yüz ifademi görmek isterdim.

Verişgül devam etti,
-Bence gayet güzel giden bir ilişkimiz var. Salak saçma triplere girip bozma. Biraz daha devam edelim. Olmazsa zaten ayrılırız. Şu an sen beni, ben seni seviyorum. Korkuların varsa ilerde yüzleşirsin vs felan gibi şeyler söyledi.

Çok pis göt olmuştum. Normal şartlar altında herkes, "Tamam lan siktir git. Allah senin belanı versin, vs" felan diyor di mi? Verişgül hiç öyle demedi lan. Benim hata yaptığımı ve bu hatamı böyle sonuçlandırmamam gerektiğini söyledi bi de (Kendisi çok ayrı yerlere koyduğum bir kızdır ayrıca). İyi ki de yapmış. İlginç şekilde, bu konularda bir aydınlanma yaşadıysam, onun sayesinde oldu.

Aşk diye tabir edilen şeyin olup olmayacağı ile ilgili başka bir durum daha. Bana son acı çektiren kızla garip başlayıp, garip bitirmiştik. Kızın ilgisi çok netti. Nasıl ilginin kesildiği anları biliyorsam, ilgili olduğu anları da çok net biliyorum.

İşyerinde beslediğimiz bir köpek var. Çok da sevimli kaltak. Ehehe. Bunun yemek yediği büyükçe bir yoğurt kutusu var ve ben hariç kimseyi yaklaştırmıyor. Usta çocuklar geldi ve hayvanın kutusunu almaya çalıştıkça bizimki avaz avaz havlamaya başlıyordu. Çocuklara üzerimdeki kapşonluyu çıkarıp verdim ve beni taklit etmelerini söyledim. Çocuk hakkaten beni taklit etti ama doğal değildi tabii ki. Gerçekten ben geçiyormuşum hissini verememişti çocuk, köpeğin önünden geçerken. O gün daha bi uyandım. Hani bu aldatılan insana birden gaiptenmiş gibi bi his geliyor ve hiç kurcalamadığı telefonu sevgilisinden gizlice yürütüp mesajlara bakıyor ve yakalıyor ya hani? Neden yakalıyo sizce?

Çünkü aldatan, o güne kadar gerçekten köpeğin önünden geçerken, şüphe uyandırdığı gün, köpeğin önünden geçmeyi, bu sefer oynamaya başlıyor gerçek hayatında. Karşısındaki hal ve hareketlerden anında huylanıyor.

Ben kendi üstümde de aynısını hissediyorum. Karşımdaki insanın bana olan ilgisinin ne zaman gerçek, ne zaman böyle bi, "yaa blmiormkii" kısmına kaydığı anı farkediyorum. Siz de farkediyorsunuz. İşte o farketme anında bir telaşa kapılıp daha gerizekalıca davranıp, olayları daha da bok ediyoruz. Kaybetmek istemiyorsan o sevgiyi elin ayağına dolaşıyor. Yok eğer kaybetsen de sıkıntın yoksa bile bunu karşı tarafa öyle bir veriyorsun ki, karşı taraf bazen, "aha lan bu karşı taraf esasen güçlü olmaya başladı. ben bırakmayayım bunu" gibi bir psikolojiye giriyor olabilir.

Şimdi az önce Freud'u biraz övmüş olabilirim, düşüncelerinin ve kurmuş olduğu psikanalizin de hastasıyım. Şimdi görece kendisini bilen biri olarak, kendisine bazı laflar hazırladım. Belki duymuşsunuzdur, kendisi, "hayattaki tüm sorunların kaynağı bilinçaltıdır" der. Kısmen haklı da. Bilinçaltımız devasa bir çöplük gibi. Ama Milton Erickson da diyor ki, "hayatla ilgili tüm çözümlerin kaynağı bilinçaltıdır."

Dolayısıyla, senin sorun diye baktığın şey, belki de çözüm kaynağın olabilir.

Aşk aşk aşk diye orda burda millet gevezelik yapıyor. Sorun mu? Çözüm mü?

Erickson'dan bir alıntı:
"Hayat size acıyı zaten getirir, sizin sorumluluğunuz neşeyi yaratmaktır."

Büyük aşkı isteme. Azına da razı olma. Alelade birisi mi? X kişisi mi? Bilemedim. Ama sen siktir et. Durma üstünde. En kötü ne olabilir ki? Geleceği biliyor musun? Ben uğruna acı çektiğim ve öpücüğümü aldığım kızdan hayvan iğreniyor ve uğraştığım çabamdan dolayı kendimden utanıyorum şu an. WC'ye sıçmaya dahi gitmeyeceğim kızla (baya da uzun süreliydi) uzun bir zamanı hiç ettim. Kurulan salakça hayaller de cabası sndjfkjk

Ben hayattan vazgeçeli çok oldu. Yaşadığım her gün büyük bonus gibi geliyor. O yüzden artık her günüm (benim için öyle olmasa da) güzel geçiyor denebilir. Önemli olan ben yoluma bakıyorum. Ben yolumdayken birisi gelir, gelmez umrumda değil. Süper olmasa da bir yaşantım var. Benim yaşantım. Ölmeyi isterdim açıkçası. Ama ölemiyorum. Yaşamak gerekiyor. Yaşam başka bir olgu. Ciltlerce anlatamayız da. Ama madem yaşamak zorundayız, olabildiğince biz kendi yolumuza bakalım. Bizi anlamasalar da olur. Çünkü anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. Biz de kendi çizgimizi kurup devam edeceğiz. Üstüne de gelmek isteyen gelir. Diğer türlüsü pistir bak. Mental temeli düzgün kurmazsan, salaklaşırsın.

"İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar." Sigmund Freud

Sorumluluklarınızdan kaçmayın. Ya da kaçmamaya çalışın. Hayatınız güzelken sorumluluklarınız sizinle iken başarılı oluyorsunuz. Aşık olmaya çalışmayın. Maalesef aşk bile siz güçlüyken gelir, pardon, en güzel aşk gelir seni bulur. Güçlünün herkes yanında yer almak ister. Hayata dair en sinir bozucu gerçeklerden biri de bu, evet ama maalesef dinamik böyle. Bahsettiğimiz orospu ve pezevenk, sen güçlü olduğunda senin göt deliğine kadar yalamaya hazır hale gelir.

Bazı takıntılarınıza küçük elvedalar diyebilirsiniz.

Aşkın tanımını yapıcam demiştim. Yapıyorum,

Aşk: Hayat ile ilgili kurduğumuz Disney masallarının tamamlanma anlarıdır. Eğer hazırsan güzel olur. Yeterince hazır değilsek ızdırap.

Kafanı sktim sevgili okuyan. Yalnız değilsin. Mutluluk sana yakın olabilir. Ya da olmayabilir. Ama şunu bilmelisin ki mutluluk, gerçekten pahalı. Tv de Arka Sokaklar izlemek istiyorsan devam edebilirsin. İlla bir şey izlemek gerekiyorsa izle tabii. Yani aşık ol. Ama zamanın değerliyse, otur bari La Casa De Papel falan izle. Onu da izlemen gerekmiyor ama adamlar on numara dizi yapmış işte. Demek ki isteyince oluyor. Demek ki sen talep edince de olabilir. Ya da olmayabilir. Demek ki senin aşkın Arka Sokaklar. Çoğu kişininki gibi. Ama aşık olma yani. Tv izleme zorunluluğun da yok ayrıca. Vizyonlu ol biraz işte amk.

Bol IMDB'li günler dilerim, yine uzun aralar veriyorum. Götü kollayın, sıcaklarda havalandırın. Öperim bolca.

Yorumlar

Popüler Yayınlar